SIRADIŞI İNSANLARIN SIRADIŞI HAYATLARINA AÇILAN SAMİMİ BİR PENCERE
Cahil Periler
Le Fate Ignoranti
"Cahil Periler - Le Fate Ignoranti" ile ilgili ilk bilgileri Şubat ayında Berlin Film Festivali sırasında gazetelerden öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım.
Kocasının ani ölümünün ardından bir sevgilisi olduğunu öğrenen kadın bu sevgili ile tanışmaya gider. Ancak sevgili kadın değil erkektir ve bir grup "sıradışı" insanla beraber ortak bir hayat sürdürmektedir. Zamanla kadın da bu hayatın içine girer...
Ne kadar etkileyici bir başlangıç değil mi?
Ferzan Özpetek'in filmlerinin ["Hamam" (1997), "Harem Suare" (1999)]sinopsisleri her zaman heyecan verici ve ümit vaad eder oluyor, ama insan filme gidip te bildiklerinin devamında gerçekleşenleri seyredince bir bitmemişlik, eksiklik ve doyumsuzluk duygusuyla filmden ayrılıyor. "Cahil Periler"in de devamı, pırıltılı başlangıcını sürdüremeyerek sıradanlaşıyor ve ilk yarısında yarattığı bütün etkiyi tüketerek harcıyor.
Filmin, İtalya'da 2.5 milyon seyirci toplamasının nedenlerinden biri olarak ta gösterilen en çarpıcı yanı idealize ederek sunduğu "yaşam şekli": sıradışı insanların yaşadığı bir çeşit komün hayatı.
Bu komün hayatını paylaşan kişilerin hepsi, genelgeçer anlayışla "normal" sayılan özelliklere sahip değiller; eşcinsel, transseksüel, fahişe, -muhtemelen siyasi- mülteci, vs... Tam bir "normaldışı" insanlar galerisi, bir tek "düzgün insan" yok aralarında. Bu insanlar -bir bakıma toplumdan dışlanmış olarak- kentin kıyısında bir semtte konuşlanmış, kendi topluluklarını kurmuşlar; birbirlerine destek oluyor, dertleşiyor, hüzünlerini sevinçlerini, hiçbir karşılık beklemeksizin ortak bir hayatı paylaşıyorlar.. Birbirlerine kolay yenilir yutulur olmayan sözlerle takılıyorlar, ama hepsi kendi ve çevresi ile barışık, kompleksiz insanlar, hiç biri diğerinin laflarından alınmıyor. Hep beraber yemek hazırlıyor ve ardından, her yeni gelenin mutlaka bir yerine sıkışarak kendine yer bulabileceği uzun bir şölen masasında, sohbetle ve müzikle renklenen uzun pazar yemekleri yiyorlar.
Bir gün aralarına, kocasıyla ilgili "korkunç" gerçeği öğrenen "düzgün" bir insan katılır. Bu insan, orada süren hayatın tam zıddında 14 sene yaşamış biridir. Bir apartımanın en üst katında, bitkilerin saksılarda yetiştiği bir terasta keyif yapılan bir hayatın zıddında bahçe içinde tek katlı, göl manzaralı, çimenler üzerinde şezlonglarda oturulan bir hayattır onun yıllardır yaşadığı. Kocasının istememesinden dolayı doğurmadığı çocuksuz, sessiz, sakin iki kişilik aileye karşılık orada, bir sürü "çocuk ruhunu" kaybetmemiş insanla dolu kalabalık bir aile ile karşılaşır.
Bir anlamda geleneksel çok çocuklu Akdeniz ailesi ile çocuksuz ya da en fazla iki çocuklu Orta ve Kuzey Avrupa tipi aile arasındaki zıtlıktır filmdeki. 18. yüzyıldan beri hayat şeklinin, insanının, kültürünün, sıcaklığının, rahatlığının büyüsüne kapılarak her fırsatta Akdeniz'e seyahatlar yapan Avrupalı gibi bu "düzgün" insan da Akdeniz sıcaklığındaki "aile"den etkilenir. Aynı, filmin sunduğu ve idealize ettiği yaşam tarzına alışık olmadığı halde bu tarz bir yaşamın özlemini duyan İtalyan-Avrupalı seyirci gibi.
Ferzan Özpetek, senaryo göz önüne alındığında bu çok karakterli filminin hakkını veremiyor. Senaryoya sanki çeşni amaçlı katılmış bir çok karakter ve onların yüzeysel ele alınmış öyküleri filme katkıda bulunmaktan çok zarar veriyor, filmi hantallaştırıyor; ya uzun soluklu bir yaklaşım benimsenseydi, ya da "bu da olsun o da olsun" gibilerinden bir çeşniciliğe gidilmeseydi (aynı sorun "Harem Suare"de de vardı ve yine filmin en büyük handikapıydı).
Karakterlerin iyi çizilememesi oyunculuğu da etkiliyor; Margherita Buy ve Erika Blanc dışındakiler maalesef sıradan ve hiçbir özelliği olmayan, hatta kötü oyunculuklar sergiliyorlar. Buy, bu filmle kariyerinde yeni bir adım attığını düşünmekte haklı; karakterini en ince ayrıntısına kadar gerçek kılan performansı birinci sınıf. Annesi rolündeki yılların oyuncusu Erika Blanc'ı da kısa ama sevimli sahnelerde seyretmek büyük keyif.
Serra Yılmaz'a gelince; işte seyirci denen meçhul kitlenin nereye ne zaman akacağı belli olmayan yüzeysel beğenisinin bir kurbanı daha. Yılmaz bu filmde -dış görünüş olarak değilse de karakter çözümlemesi bakımından- en "renksiz" oyunlarından birini veriyor, hele -daha da gerilere gitmeden- yine bir Özpetek filmi olan "Harem Suare"deki oyunculuğu, özellikle masal anlatmaya başladığı sahne hatırlandığında. Yılmaz'ı sokakta görünce yolunu çeviren İtalyanlar o zaman neredeydiler.
Filmin görüntüleri (Pasquale Mari) ve müziği (Andrea Guerra) diğer Özpetek filmlerinde olduğu gibi yine özenli ve etkileyici. Kostüm tasarımcısı (Catia Dottori) ve sanat yönetmeni (Bruno Cesari) de, illa tarihi bir film olmadan da ne kadar kaliteli bir iş çıkarılacağının örneğini veriyorlar. Ferzan Özpetek yönetmen olarak ise başarılı. Özellikle ikili sahnelerdeki (kadın ile annesinin araba sahnesi, kadın ile erkek sevgilinin ilk yarıda halde, terasta, ikinci yarıda kadının evindeki sahneleri, kadın ile Türk mültecinin mutfak sahnesi) kamera hareketleri, çerçeve ve kurgu seçimi çok iyi.
Özpetek, biraz da Harem Suare'nin çekimleri sırasında karşılaştığı sorunlardan dolayı bu sefer İtalya'da bir film çekmeyi tercih ettiğini ve filmin çıkış fikrinin Roma'da 25 yıldır oturduğu yeri anlatmak isteğinden doğduğunu belirtmiş. Halbuki "aşkın, ailenin ve arkadaşlığın bütünleşmesinden doğan yeni anlamların öyküsü" (Ferzan Özpetek, Radikal İki 30 Eylül Pazar), Mine G. Kırıkkanat'ın "Saulnier" zamanında yazdığı Beyoğlu-Cihangir güzellemesi "Sinek Sarayı"nın ta kendisi. Özpetek keşke bir kere daha Türkiye'de çalışmayı göze alıp, yıllardır sinemaya uyarlanması düşünülen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen bu kısa ama sağlam romanı aktarsaymış peliküle.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder